Bugünlerde çok sayıda üniversitenin çeşitli başlıklar altında konuşma davetleriyle karşı karşıya kalıyorum. Çalıştığım kurumun davet edildiği organizasyonlar dışındaki davetleri kabul etmiyorum. Kurumsal nitelikli davetler dışındaki organizasyonlara katılmamın tek şartı var: Davet yapan kişinin Kabataşlı olması.

Çalışma yaşamı, ofis ortamındaki çalışmalar ve yazdığım makaleler dışında bana pek zaman bırakmıyor. Bu nedenle, iş ya da özel yaşamla ilgili aktivitelerimde seçici olmak zorundayım.

ODTÜ Elektrik-Elektronik Bölümü’nde okumakta olan Can Deniz Bezek’in davetiyle ODTÜ’nün Kampüs Gelişim Günleri’ne katıldık. Yukarıdaki ilk paragraftan da anlaşılacağı üzere Can Deniz Bezek bir Kabataşlı kardeşim. Organizasyonda etkin rolü olanlardan biri. Daveti yaparken, benden ne beklediğini sordum. Kariyer gelişimi, ekonomi ve çalışma yaşamına ilişkin tecrübelerimi aktarmamı istedi. Ben de bu isteğe uygun bir hazırlık yaparak 28 Şubat 2017 günü ODTÜ’ye gittim.

Davet, şahsıma yönelik yapıldı ama daha sonra çalıştığım kurumun katılımının da çok olumlu olacağını aktardı Can Deniz kardeşim. Ben de, kurumumu da organizasyona dahil ettim. İnsan kaynakları müdüremiz Kutluhan Albayrak da devreye girince, olduk üç Kabataşlı. Konuşma için ar-ge departmanından Tuğçe Zorlucan’ı da organizasyona dahil ettim. Çünkü, kendisi ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü’nü 2013’te birincilikle bitirmiş. Amacım, “okuldan çıkınca böyle olacaksınız işte” mesajını vermekti. Benim üniversiteden mezuniyetimin üzerinden çeyrek asır geçtiği için, beni örnek göstererek “okuldan çıkınca böyle olacaksınız işte” demek haliyle zaman aşımına uğramış durumda.

Organizasyon boyunca bize Merve Çelik eşlik etti. Günün tamamını kendisiyle geçirmek bizim için büyük bir keyif oldu. Kendisi de gıda mühendisliği bölümünde okuyor.

Dinleyici öğrencilere neler anlattık? Tuğçe ve ben hayata nereden başladığımızı ve bugün hangi noktada olduğumuzu özetledik. Benim anlatımım, yakın tarih özeti gibi oldu doğal olarak. Tuğçe’nin anlatımı ise daha bir karşımızdaki kitlenin empati kurabileceği türdendi. Tabii, yıllar geçince Tuğçe de aynı hisleri yaşayacak. Sırayla bu işler.

Özetle şunları anlattım öğrenci arkadaşlarımıza:

  • İş yaşamına AIESEC stajyeri olarak 1996 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde DuPont’ta başladım.
  • İlk profesyonel işim yurt dışında başladığı için, Türkiye’ye döndüğümde, sokakta Türkiye’ye ait ama iş yaşamında yabancı bir dünyaya aittim. DuPont öncesindeki 2 yılım da ABD’de geçtiği için Türk iş yaşamından kopuk başlamıştı okul sonrası hayatım. Sık rastlanır bir durum değil içinde bulunduğum koşullar ve zordu. İş kültürü açısından çok zordu.
  • Türkiye’ye döndüğümde, hiç istemediğim halde ve zamanı geldiğinde bırakmak üzere bankacılığa başladım. Bankacılık, her sektörü tanımama aracılık edecekti. Ben de bu imkanı kullanarak bir gün bankacılığı bırakacaktım. Planım buydu.
  • DuPont, çok güçlü bir ar-ge faaliyetine sahipti. Buluşlar yapan bir şirketti DuPont. İçinde bulunduğum ortamda, katma değeri yüksek üretimin ne olduğunu gördüm. O zaman öğrendiklerimin daha sonraki yıllarda Türkiye’nin çok temel bir problemiyle ilgili yorumlar yapmama ve yapısal reformlar üzerinde ısrarlı görüşler oluşturmama neden olacağını bilmiyordum.
  • Okul sonrasındaki yaşamım (ya da bugüne kadarki çalışma hayatım) sürekli küçük ya da büyük ekonomik krizlerin etkisi altında geçti. Türkiye’de 1994 krizi, 1997’de Asya krizi, 2001’de Türkiye Cumhuriyeti’nin en ağır krizi, 2008’de 1929 buhranı sonrasındaki en büyük küresel kriz. 1997 krizi, Türkiye’ye dönme kararı vermeyi düşündüğüm bir döneme denk geldi mesela. DuPont, 10.000 kişiyi işten çıkarıyordu ve yeni bir arayışı DuPont’ta devam ederek sürdürmem imkansızdı. 1997 krizinin böyle bir etkisi olmuştu bana.
  • Krizler hep var ve olmaya devam edecek. Krizler, donanımlı insanları korkutmamalı. Kriz dönemlerinde, tecrübeli ve kriz koşullarını kaldırabilecek bilgi ve tecrübeye sahip insanların önemi artıyor ama donanımlı insanlara her zaman ihtiyaç vardır. İnsanın kendisini yetiştirmeyi bilmesi ve öğrenmeyi öğrenmesi sahip olabileceği en önemli özellikler.
  • Okulda öğrenilenlerin çalışma yaşamında bir işe yaramadığı palavrasına inanmamak lazım. Okul, tüm çalışma yaşamına ve uzun vadeye yönelik bilgiler sunuyor. İş yaşamının başında, okulda edinilen bilgilerin çoğunu kullanmak doğal olarak imkansız. Sorumluluklar, tecrübe kazanıldıkça yükleniyor insanın omzuna. Kariyer gelişiminde, pozisyon yükseldikçe okulda edinilen bilgilerin önemi artıyor. O bilgilere duyulan ihtiyaç kendiliğinden geliyor. Böyle bir ihtiyaç hiç oluşmuyorsa, çalışılan kurum alınan eğitimle örtüşmeyecek basitlikte bir yapıya sahip demektir. Böyle bir kurumda hayatı geçirmek ya düşük profilli bir iş yapma tercihinden, ya başarısızlıktan, ya da şanssızlıktan kaynaklanabilir. Ancak, iyi donanıma sahip olan ve kendisini iyi ifade edebilen insanlar başarılı olurlar ve şanssızlıklarının üstesinden de gelebilirler. İnat etmek ve sebat göstermek lazım.
  • Dünya, 1980’lerin başında neoliberal politikaların etkisiyle finans piyasalarının dünya ekonomisinde ağırlığını giderek artırdığı bir süreç yaşadı. O zaman dünyaya yön verenler, 1929 buhranı sonrasında edinilen tecrübelerle ortaya çıkmış risk azaltıcı yasal düzenlemeleri ortadan kaldırdılar. Bu sürece deregülasyon dediler. Onlara göre, bir daha öylesine büyük krizler olmayacaktı, olamazdı. Fakat, 2008 krizi işte o dönemde yaratılan atmosferin uzun dönemdeki bir yansıması olarak karşımıza çıktı. Bugün, her yaşanmış aksiliğe rağmen deregülasyon yine konuşuluyor. Örneğin, 2008’den çıkarılan derslerle ortaya çıkmış Dodd-Frank yasasının kaldırılmasından söz ediliyor ABD’de.
  • Türkiye, 1980’lerin havasına kendisini kaptırmış bir ülke olarak, sanayi politikalarını ülkeyi kalkındırmak yönünde harekete geçiremedi. Katma değeri düşük üretim modellerine takıldı kaldı. Kalkınma ve büyüme kavramlarını karıştırmamak lazım. Ekonomiler büyür ama kalkınamayabilir. Kalkınma, büyüme gibi sadece nicelik değil, nitelik kavramını da tanımında barındıran bir kavramdır. Türkiye’nin büyümeye değil, kalkınmaya ihtiyacı var. Kalkınma, büyümeyi içeriyor.
  • ODTÜ, ağırlıklı olarak bir mühendislik okulu. Üretim için insan kaynağı yetiştiren bir okul. Buradan çıkan mühendislerin hemen kalkınma yaratmasını beklemek mümkün değil ama kalkınmayı iyi anlayarak ve odak noktalarını kalkınmaya yönlendirerek çalışma yaşamlarını geçirmelerinde ülke için faydalar var. Ekonomide reform, üretimde kaliteyi getirmek zorunda.
  • Hayatımda hep mühendislerle çalışmayı önemsedim ve istedim. Ekonomi okurken, matris mantığı ile girdi-çıktı analizlerini öğreniyoruz. Optimizasyon ve denge kavramları ile matematiksel düşünmeyi öğreniyoruz. Fakat, ekonomistlerin söyledikleri şeyler genel kalıyor. Örneğin, cari açığın neden oluştuğunu biliyoruz. Bu açığı kapatmak için niteliksel önlemlerin ne olduğunu da biliyoruz ama o niteliksel önlemlerin ortaya çıkması için sektör sektör analiz yapmak gerekiyor. Her sektörün kendine özgü matematiksel döngüleri ve mühendislik temelli yapıları var. Cari açığı kapamanın sırrı, işte o döngülerin arasında gezinmekten ve kaybolmaktan geçiyor. Biz, ekonomiyi biliriz. Biz, projelerin nasıl finanse edileceğini biliriz ama projelerin cari açığı kapatmaya katkı sunacak girdilerini ve çıktılarını mühendisler bilir. İşte bu bakış açılarım nedeniyle finans piyasalarında çalıştığım dönemde reel sektörün projelerini ve işletme sermayesini finanse edecek türde rollerde çalıştım. Yani, foreksçi falan olmak gibi bir amacım hiç olmadı. Düşünce al, yukarı çıkınca sat işinin fiktif dünyası bana hiç cezbedici gelmedi. Ortada üretim yok, katma değer yok ama çok para var. Bir şeyler ters bu işte. Bana hiç uygun değil ve sistemik zararları var.
  • Kalkınma, reformla olur. Türkiye unuttu reform işlerini. Çok konuştu bir ara ama olmuyor. Olacak mı? Bilemiyoruz. Ülke, başka işlerle meşgul. Ufukta reform gözükmüyor. Bu nedenle, süreç bir türlü başlayamıyor. Fabrikalar ağırlıklı olarak montaj yaptığı için bizim mühendisler fabrikalarda vida sıkmakla meşgul. Bu durumu buradan alıp başka bir noktaya götürmek çok uzun bir iş. Proje lazım, ekonomi politikası lazım. Sanayi ve tarım politikası lazım. Tarladaki toprakta yetişen bitkinin döviz kuruyla ne alakası var diyorlar ama Türkiye’nin tohum ithal ettiğini herkes bilmiyor. Daha da ileri gidelim, dışkı ithal ediyoruz. Gübre yani. Herkes, mazot diyor ama daha mazotu kullanmaya başlamadan döviz kuru giriyor hayatımıza. Neden? Dışa bağımlıyız çünkü. İşte bunları aşmak için reform lazım. Ekonomistlerle mühendislerin bir arada çalışması lazım. Fakat, bu iki kesime ortak dili konuşturmak da kolay değil. Bir tarafın dünyasında iki kere iki hep dört. Ama, diğer tarafın dünyasında nadiren iki kere iki dört ediyor. Bazen beş, bazen üç oluyor. Bir arada çalışmayı öğrenmeleri gerekiyor. Bu da bir süreç.

Ben sustum. Tuğçe girdi devreye. Gıda mühendisliği ile ilgili bir sürü şey anlattı. Üniversitelerin sanayiye dokunması gerektiğini söyledi. Aradaki bağlantının çok zayıf olduğunu anlattı. Ar-ge faaliyetlerinde hata yapmanın aslında büyük bir kazanç olduğunu söyledi. Hatalar, yenilik yaptırıyor çünkü. Hatalarla yapılan buluşlara dair çok güzel bilimsel örnekler verdi. Yaptığı her işin mutlaka ekonomik bir değere hitap etmesi gerektiğini anlattı. Yani, yenilikler sırf yenilik olsun diye yapılamıyor. Hangi kaynaklarla yatırım yapıldığında, hangi ekonomik değerin oluşturulabileceğinin sürekli düşünülmesi gereken bir şey olduğunu öğrendiğini dile getirdi. Okul yıllarında, doğal olarak bu noktanın önemini çok kavramamış olduğundan söz etti.

Bizi en güzel şekilde ağırlayan Merve arkadaşımızla sohbet ederken bir itirafta bulundum. Bir sürü şey anlattım ama bunların ne önemi olduğunu sordum kendisine. O kadar konuştum da müthiş bir şey mi söylemiş oldum yani? “Öyle demeyin” dedi. Mesela, kriz zamanlarından korkmayarak kişinin donanımını artırmaya yönelmesi ve ısrarla istediği hedefe yürümesi gereği meğer çok önemli bir mesaj olmuş. Oysa ben, o kadar önemsiz laf arasında en önemsiz olanın bu olduğunu bile düşünmüştüm. Hatta, yaptığım şeylerin hiçbir önemi olmadığını düşündüğüm ve yazmaya, konuşmaya değer mi canım dediğim çok şey oluyor. Böyle cevaplar gelince şaşırarak dinliyorum.

Kabataşlı kardeşim Can Deniz ile ODTÜ’de idik. Kutluhan Albayrak ve ben de birer Kabataşlı olarak organizasyona katıldık. Umarız ki bir faydamız dokunmuştur her ne kadar ben bir faydam olmadığını düşünsem de.

Şimdi, sırada Marmara Üniversitesi Endüstri Mühendisliği var. Davet, yine bir Kabataşlı kardeşimizden: Çağrı Özyurt. Benden stratejik finansal yönetim üzerine bir eğitim istedi. Beş saat sürecekmiş. Ben de, proje finansmanı ve işletme sermayesi finansmanı kavramları çerçevesinde vaka çalışmaları anlatacağım. Onu da yazarız, bu sayfaya da koyarız. Hayat, baştan aşağı kırmızı, baştan aşağı siyah Kabataş bana. Şimdiden söyleyeyim, bir kaza falan geçirir de kan ihtiyacım olursa, KS RH (+).

CEVAP YAZIN